www.seyidharunveli.webs.com

seyidd harun veli

SEYİDHARUN CAMİİ

  

SEYYİD HARUN VELİ CAMİİ

Seydişehir' in kurucusudur. Orta Asya'dan (Horosan'dan) gelip Anadolu'nun Toros dağlarının eteklerinde (Küpe dağı) şimdi kendi adıyla anılan şehiri kurmuştur. Seyit Harun hakkında bir çok efsaneler vardır.
Seyyid Hârun Camiî, Seydişehir’in güney kesiminde, Seyyid Hârun-ı Velî Külliyesi içindedir. Külliyenin çekirdeği ve ana yapısıdır. Yapılışından sonra, zaman zaman onarımları yapılmışsa da bu onarımlar mevzii olmuş, esastan sonra onarımı, külliye ile birlikte son yıllarda Vakıflar İdaresi tarafından yapılmıştır. Bu onarım sırasında caminin kuzey yönü ve bitişiğindeki türbelerin dış kaplamaları

tamamen yenilenmiş, külliye bahçesi ile birlikte bir duvarla çevrilmiştir.Seyyid Hârun Cami’sinin inşaatına ait herhangi bir tarih kitabesi bulunmamakla birlikte, şimdilik elimizde tek kaynak olan “Menâkıb-ı Seyyid Hârun Velî” adlı yazma eserden, caminin Seyyid Hârun tarafından, onun ilâhî bir ilhamla bir şehir kurmak üzere buraya geldiği yıllarda yapıldığı anlaşılmaktadır. Adı geçen Menâkıbnâme’de Seyyid Hârun, Eşrefoğulları Beyliği’nin bu bölgede hüküm sürdüğü yıllarda, Eşreefoğlu Mübarüziddin Mehmed Bey zamanında (l302-l322) buraya geldiğinde ve Camiî’nin l302-l322 yılları arasında yapılmış olması gerekmektedir. Bizim Menâkıbnâme ifadesinden anladığımız, camiî’nin Seyyid Hârun’un ölümünden en az on yıl önce tamamlandığıdır.

seyidharun veli

Seydişehir' in kurucusudur. Orta Asya'dan (Horosan'dan) gelip Anadolu'nun Toros dağlarının eteklerinde (Küpe dağı) şimdi kendi adıyla anılan şehiri kurmuştur. Seyit Harun hakkında bir çok efsaneler vardır. Bunlardan bir tanesi: 

Deve Taşı Efsanesi : (Seydişehir) Seyyid harun küpe dağının eteklerine şehri kurarken bir haber ulaşır. Ilgın - Kadınhanı arasındaki Mahmuthisar köyündeki tekke de müridleri ile oturan Didiği Sultan adlı bir ermiş şeyh, ayıya gem vurarak binmiş, müridleri ile birlikte Seyyid'in ziyaretine gelmektedir. Haberi alan Seyyid'in Harum, müridlerini toplar, oradaki kocaman bir kayaya "Deve ol" der, deve şekline giren kayaya binerek Didiği Sultanı karşılar.
 
Keramet ehli iki pir, Seydişehir'in girişinde buluşurlar. Didiği Sultan bindiği ayıdan iner, onu dağa sürer. Seyyid Harun'da bindiği taş deveyi çöktürür, oda iner, böylece helalleşip görüşürler. Seyyid Harun'un bindiği taş deve, çöktüğü yerde olduğu gibi kalır. Yüzyıllar boyunca, deveye benzeyen bu kaya parçası, halk tarafından ziyaret edilerek efsanesi anlatılır. Devetaşı olarak bilinen kaya bu gün Aliminyum tesisleri lojmanları arasında kalmıştır.

HAYATI

SEYİD HARUN VELİ

Seyyid Harun, Türkistan Horasan bölgesinde yaşayan emirlerden biridir. Devir, onüçüncü  yüzyıl ... Bu devir, Moğol akınlarının Asya’yı kasıp kavurduğu yıllara rastlar. Asya’daki bir çok Türk boyları, bu akınlar karşı-sında selâmeti batı'ya, bu sırada Anadolu Selçuklularının idaresinde bulunan Anadolu'ya göç etmekte  bulurlar. Anadolu Selçukluları Asya'dan gelen bu göçlere kapılarını açmakta, Türk boylarını düzenli bir iskân politikası içinde Anadolu' ya yerleştirmektedir. Bazı boylar, Bizans' a karşı sınır bölgelerinde yerleştirilerek sınırların güvenliğini sağladığı gibi, bazı boylar da Anadolu'nun Türkleşmesi bakımından dağlık bölgelere, yaylalara, boş ovalara yerleştirilmiş, bunlar kendilerine verilen topraklarda çoğu kendi adlarını taşıyan obalar, köyler kurmuşlardır. Malazgirt savaşından sonra Anadolu Selçuklu devletinin kurulması  ve Konya' nın bu devlete başkent oluşun-dan sonra, başlatılan bu iskân politikası, Cengiz ordularının Asya' yı kasıp kavurduğu onüçüncü yüzyılın ilk yarısında daha çok yaygınlaşır. Acımasız Moğol yangınından canlarını kurtarmak isteyen Oğuz boyları, kafileler halinde önce doğu Anadolu' da kümeleşir, buradan Anadolu' nun çeşitli bölgelerine, bugünkü  Suriye ve Irak' ın kuzey kesimine dağılırlar. Bu göçler sırasında Türkistan’da çok yaygın bir tasavvuf görüşünün piri olan Ahmed Yesevi dervişleri de, kendi taraftarları ile birlikte Anadolu'ya göçmüş, bunlar özellikle Oğuz boyları olan Türkmenler arasında üstün bir saygı görmüş, benimsenmiş, kurdukları tekke ve ocaklarda tasavvuf maçlarım yaymış, taraftar toplamışlardır. Asya' dan Anadolu' ya aralıksız yapılan bu göçler, Moğolların Anadolu' yu da ellerine geçirmeleri ve idareyi ellerine almaları ile de devam etmiştir. İşte böyle bir devirde, onüçüncü yüzyılın sonlarına doğru, Horasan emirlerinden biri olan Seyyid Harun da Anadolu' ya göç etme kararındadır. Seyyid, emir, bey, reis anlamına geldiği gibi, peygamber soyundan gelenlere de verilen bir unvandır. Elimizdeki Menakıbnâme' de Seyyid Harun' un dedesinin adını aldığı ve soyunun peygamberin torunlarından İmam Musa Kâzım Hazretlerine kadar uzandığı kayıtlıdır. Seyyid  Harun'un amcası da Horasan emiridir. Onun ölümünden sonra emirlik ken­disine geçmiş görünmektedir. Ne var ki, Seyyid Harun'un emirlik, sultanlık gibi dünya saltanatına gözü yoktur. O da Yesevi inancını ve tasavvuf görüşlerini hakkıyla benimsemiş, bir gönül eridir. Üzerindeki emirlilk kaftanını atarak bir an önce dervişlik hırkasını giymeye can atmaktadır. Bir gün ceddinin ve amcasının mezarlarını ziyaret ederken kulağına gaipten bir ses gelir:

 

(Ey Harun ! Rum (Anadolu) diyarına göç et ! Orada, Karaman  ilinde Küpe dağı derler bir dağ vardır. Bu dağın doğusunda bir şehir kur!. Kuracağın bu şehrin halkı doğru ve hayırlı kişilerden ola!. Şaki olanların sonu hayır olmaya!...) demektedir. Bu sözler zaman zaman tekrar edilince Seyyid Harun bunu ilâhi bir emir sayar ve adamlarını toplayarak şöyle der:

 

            (Bana bundan böyle emirlik, beylik gerekmez. Siz benim yerime birisini bulun, onu Emir yapın. Bu gösteriş dünyasından soyunuyor, yalnız Allah'a sığınıyorum). Bundan sonra sırtından Emirlik cübbesini atar, malını - mülkünü fakirlere dağıtır, kendisine uyan kırk kadar yakını ile birlikte Horasan'dan, o zamanlar Rum ülkesi denilen Anadolu'ya yönelir.

 

Seyyid Harun'un Horasan'dan Anadolu'ya sefer eden kırk kişilik kervanında kendisinden küçük iki kardeşi de vardır. Bunlar Seyyid Bedreddin ve Seyyid Mahmud'dur. Ayrıca kendilerine bağlı gönüldaşlarından Akça Baba, Haydar Baba, Nasipli Sultan, Gökdenir Baba, gibi dervişler de kendisiyle beraberdir. Menâkıbnâmeye göre, kendilerine gökyüzündeki bir bulut klavuzluk etmekte, yol göstermektedir. Kafile, önce Bağdad'a gelir, Bağdad' ta İmam Cafer soyundan Şeyh Alâeddin' in zaviyesine konuk olur, çok saygı görürler. Seyyid Harun, Şeyh Alâeddin'in hayır duasını ve iznini aldıktan sonra, Kara­man illerine doğru sefer açar. Bu ilin merkezi Konya'ya gelirler. Seyyid Harun'un Konya'ya geliş yılı Menâkıbı'nda belirtilmemekle birlikte bunun Selçukluların son devirlerine doğru olduğu sanılmaktadır. Şöyle ki, Seyyid Harun, bir şehir kur-mak üzere bugünkü Seydişehir'in bulunduğu yere geldiği zaman, hemen yanı başındaki Beyşehir, Eşrefoğulların elindedir ve 1302 yılında babası Seyfeddin Süleyman'ın yerine geçen Mübarü-ziddin Mehmed Bey, Eşrefoğlu Beyliğinin başındadır. Bu durumda, Selçuklu devletinin son sultanı İkinci Mes'ud, Konya tahtında oturmaktadır (1301 -1308). Konya, o günlerin bir ilim ve irfan şehridir. Birçok bilginler, mutasavıflar, dervişler, Asya'dan, Anadolu'ya göçerken Konya'ya gelerek buraya yerleşmeyi daha uygun bulmuşlardır. Horasan'daki Belh şehrinden Anadolu'ya göçen ve Konya'da yerleşen "Sultan'ül - Ulerra" Bahaüddin Veled ve oğlu Mevlâna Celâleddin bunlardan biridir. Konya'ya ilk yerleşenlerden biri de (Çarhnâme) adlı manzum Türkçe tasavvuf! eserin sahibi, şair ve mutasavvıf Hoca Ahire d Fakih'dir. 1221 yılında Konya'da ölen Ahmed Fakih, Seyyid Harun Menâkı-bına göre, ölümünden önce dervişlerine : (Benden sonra Konya'ya Harun adında bir Veli gelecek. Onun sağ elinde ak bir beni vardır. Onu bu benden tanıyınız ve ona uyunuz !.) demiştir.

 

Seyyid Harun, Konya'ya gelir gelmez, doğruca şehrin güney semti girişinde bulunan Hacı Ferruh (Hoca Faruk) Mescidine gitmiş, abdest alarak namaza durmuştur. Namaz biraz uzayınca Konya’lı cemaat, bu kırk kişiyle Konya'ya gelen ve hemen namaza duran yolcuyu merak ederek, adamlarına adını sormuşlar, (Harun) olduğunu öğrenince hemen avucuna sarılmışlar, sağ avu-undaki ak beni görmüşler, bu kişinin Ahmed Fakih'in haber verdiği kişi olduğuna  inanmışlardır. Seyyid Harun ve adamları, artık Konya'nın en aziz misafiridir. Herkesin saygısını görmektedir. Ne var ki, Seyyid Harun Konya'da yerleşmek niyetinde değildir. Aldığı ilâhi emri yerine getire-cek, Küpe dağı'nın doğusunda bir şehir kuracaktır. Konyalılar, şehirlerinde kalması için çok ısrar ederlerse de bir süre sonra kervanın denkleri sarılır, Küpe dağı yoluna düşülür. O sıralarda Seyyid Harun'un kardeşi Seyyid Bedreddin, zayıf bedeni ve uzun süren meşakkatli yolculuk yüzünden rahatsızdır. Buna rağmen yola çıkılmıştır. Konya'nın güney-batısındaki Hatunsaray kasabası yakınlarında iki dağ arasında mola verilir. Seyyid Bedreddin burada Hak'ka kavuşur, mezarını yapar ve defn ederler ki, bu gün de bu mezara Seyyid mezarı derler. Buradan Çukurçimen köyüne gelir, Maybeli’ni geçerek, Karaviran obasına ulaşırlar. Geçtikleri yerlerde de hep Oğuz boyları (Türkmenler) oturmaktadır. Derken Küpe dağını bulur, doğu etekle­rindeki sulak bir düzlükte son molalarını verirler. O yıllarda buraya yakın bir yerde Vervelid denilen eski bir şehrin öreni vardır. Her taraf yapı taşları ile doludur. Küpe dağının ormanları ise gerekli ağaç ihtiyacını karşılayacak durumdadır. Çevredeki halk, Küpedağı'na "mübarek" bir insanın geldiğini öğrenmiş, birçok "keramet" lerini görmüş, ona inanmıştır. Yardıma hazırdır.

 

Seyyid Harun, kuracağı şehrin yerini tam belirledikten sonra, önce etrafını bir surla çevirmeye karar vermiştir. O zamanlar şehirler ancak kal'alarla korunur, şehre giriş-çıkışlar ancak kal'a kapılarından yapılırdı. Şehrin camileri, medreseleri, zaviyeleri, evleri kal'a içinde kalırdı. Bu düşünce ile şehrin kal'asının üç kapısını yapmaya karar verir. Kapıları yapıldıktan sonra bunlar burçlar ve duvarlarla birbirine bağlanır. Üç kapıdan biri güneydeki Ulukapı'dır. Bu kapının yapılmasını dervişlerinden Akça Baba'ya ısmarlar. İkincisi Hızır (yahut Pazar) kapısıdır. Bu kapı için de Nasipli Baba görevlendirilir. Üçüncü kapıya Evliya (Kiçi) kapısı denir. Bu kapı Haydar Baba tarafından yaptırılır. Kapılar, kal'a bedenleri ve burçlarla birbirine bağlandıktan sonra sur içindeki yapılar kararlaştırılır.Evlerin yerleri ayrılır, Seyyid Harun önce bir cami, bir medrese, bir hamam, bir zaviye (tekke) yapılmasını istemektedir. Çevrede ne kadar mimar, usta, dülger varsa herkes canla başla bu yapıların inşaatlarında görev alır. Yapıda kullanılan taşların çoğu Vervelid harabesi ile öteki harabelerden taşınır. Şehrin bulunduğu bölge ve kurulduğu yer, Eşref oğuları beyliğinin sınırları içerisindedir. Altı saatlik mesafedeki Beyşehir, bu Beyliğin merkezidir. Eşrefoğlu Mübarüziddin Mehmed Bey, Beyşehir'de oturmaktadır. Bey'e haber gelir. Derler ki: (Küpe dağı'nın yamacına Vervelid şehri harabelerine yakın bir yerde bir adam gelmiş, çevresinde toplanan bir sürü insanlarla kal'a yapıyor, şehir kuruyor, sizin haberiniz yok. Bu ne iş dir ?) Mehmed Bey, bu haber üzerine, neyin nesi olduğunu öğrenmek için birkaç adamını Küpe dağı' na gönderir. Gidenler durumu görür, onlar da öteki çalışanlar gibi aşka gelip taş taşımaya başlarlar. Haber gelmeyince Eşrefoğlu Mehmed Bey, başka adamlar salar, derken kendisi askeriyle, süvarisi ile gitmeye karar verir. Veziri önler : (Dur bakalım, belki mübarek bir kişidir, gönlünü kırmayalım, ben gidip önce bir araştırayım Gelir size anlatırım). Mehmed Bey kabul eder. Vezir öğrenir ki, Seyyid Harun dünya hırsından elini eteğini çekmiş, bir "insan-ı kamil", bir âhiret eridir, hayırlı bir iş yapmaktadır. O da omuzunda taş taşıyanlardan olur. Durumu Mehmed Bey'e bildirir. Mehmed Bey büyük kalabalıkla, Seyyid Harun'u ziyaret için yola düşer. Seyyid Harun'un elini öper, Nâkıbnâme şu cümlelerle devam eder:

 

            (Seyyid Harun, Eşrefoğluna der ki, Ya Eşrefoğlu Mehmed Bey, biz dünya beyini, anın için terkittik ki, ahirette Hüda’nın fazlına, uşşakına dostlar ile duş eyle-ı amma bu şehre kasteylemeklüğümüz budur ki kudretten ilham ile işittim ki Ya run Rum'a çık, Karaman diyarında Küpe dağının şarktan canibine şehir yap şeh-halkı sülahaola şaki olanın akibeti hayır olmaya diye işittim, taç - tahtı terkidüb Ikı-ı Hakka berküdüb şu hale geldük. Ey Eşrefoğlu işte şehir de, il de senin, bi­ri nemiz varidi. Eşrefoğlu işüdüb ağladı, dedi ki, Sultanım ben de senin bir mu-ıbinim, sen yaptuğun şehirde benim nem var. Sultan (Seyyid Harun) dedi Şehirlere lâyıktır bize gerekmez diye buyurdu. Dahi yanındaki âlimler dedikr. Ya Eşrefoğlu Mehmed Bey, sen al dahi Sultan'a vakfeyle dediler. Eşrefoğlu dedi ki hoş aldım kabul ettim, yine Seyyid Harun Sultan'a vakfettüm dedi dahi benim şehrim-köşkümle bir has bahçem vardır. Anı dahi vakfettim, siz şahid olun dedi. Hemen Sultanın elini öpüp revan oldu ...)

 

Yine menâkıbnâmeye göre, Eşrefoğlu Mehmed Bey, gönül hoşluğu ile Beyşehir’e döndükten sonra, Seyyid Harun'un yaptırdığı cami, medrese, hamam gibi hayır işlerlerine zengin vakıflar bağlar. Vakfiyeyi Seyyid Harun'a gönderir. İnşaat hızla devam eder, cami, medrese, zaviye tamamlanır. Seyyid hücresine çekilerek ibadetini dururken etraftan şehre göç başlar, evler, barklar kurulur, şehir giderek büyür,

 

Sırada Ilgın ile Kadınhanı arasındaki Mahmuthisar köyünde zaviye ve tekkesi bulunan Dediği Sultan nam bir veli Seyyid Harun'un ziyaretine gelir. Her iki gönül dostu bir biriyle görü-şür, ilâhi sohbetlerde bulunurlar. Seyyid Harun, camiinin bir köşesine yaptırdığı çilehanede günlerini ibadetle geçirmeye başlar. İlâhi bir emri yerine getirmenin huzuru içindedir. Ölümüne yakın günlerde aile efradını toplar, kızı Halife Sultan'a ve karısına, kardeşinin oğlu, küçük yaştaki Musa'ya iyi bakmalarını, hoşça [mallarını, fakir - fukarayı gözetmelerini vasiyet eder. seçkin müridlerini de toplayarak helâlleşir, bunlardan Mahrrud Seyyid'i Alaiyyeye (Alanya), Zekeriya Baba'yı Manavgat'a, Ali Baba, Gökseyid, Kilinpuş ve Siyahi Dervişleri de Teke iline, Nasipli Baba'yı Aydın'a, Gök Timur Baba'yı Adalara, Haydar Baba'yı da Rumeli’ne gönderir. Oralarda halka Hak yolunda mürşidlik etmeleri görevini verir. Son vasiyeti öldüğü zaman camiinin köşesi-ne gömülmesi ve üzerine hemen bir türbe yapılması olur. Hicre-ı 720 yılı Rebiül-evvel ayının 23. günü (3 Mayıs 1320) fâni âleme gözlerini kapar, ölümünden sonra, cenaze namazı kılınır. Cami bitişiğindeki mezara defnedilir. Aynı yıl üzerine bir türbe yapılır.

 

Seyyid Harun Menakıbı burada tamamlanırsa da Menakıbı düzenleyen  Şeyh Adülkerim, Seyyid Harun'dan sonra olup bitenler hakkında kısa bilgiler verir. Şöyle Seyyid Harun'un  ölümünden sonra Haydar Baba dervişleri toplar, Seyyid'in yerine kimin posta geçmesi lâzım geldiğini görüşürler. Seyyid'in kardeşi oğlu Musa henüz küçük olduğu için posta uygun görülmez. Seyyid Harun'un kızı Halife Sultan'ın babasının makamına oturması kararlaştırılır. Halife Sultan babası yerine Sultan olur. Hali­fe Sultan'dan sonra Seyyid Harun postuna, Seyyid Harun'un kardeşi oğlu Şeyh Musa, ondan sonra oğlu Şeyh Ahmed, onun da oğlu Şeyh Mehmed, oğlu Seyyid Ahmed, oğulları Mehmed ve İbrahim İbrahim'in oğlu Mustafa, onun oğulları Seyyid İbrahim ve Şeyh Musa, Şeyh Musa'dan sonra Menakıbm yazarı Abdülkerim, Şeyh postuna otururlar. Yıl Hicri 962 (1554 M).